Sense8: Duyguların nirvanasına hoşgeldiniz!

Sense8: Duyguların nirvanasına hoşgeldiniz!

Sense8: Duyguların nirvanasına hoşgeldiniz!

06 07 2018 Deniz Altıok
 Deniz Altıok
Deniz Altıok 06 07 2018

Sense8 Netflix’in orijinal yapımlarından birisi... 2015 yılında yayınlanan dizi kısa bir sürede geniş hayran kitlelerine ulaştı ve çok sevildi. Dizi yayınladığı dönemde hemen önemli bilim-kurgu dizilerinin arasına girmeyi başardı. İlk sezonun ardından ikinci sezon onayı aldı, ikinci sezonunu da sezon finali havasından bitiren yapım ne yazık ki üçüncü sezon onayı alamamıştı. Hayranları ve sevenleri sosyal medya üzerinden paylaşımlarla, imza kampanyalarıyla Netflix’in dikkatini çekti ve final için (film tadında bir final diyebiliriz) onay verildi. Tam bir sezon olamayacaktı ama en azından sevenlerine, izleyicilerine bir son verebilecekti dizi. Geçtiğimiz günlerde iki saatlik bir final yayınlandı. İzleyicileri tatmin etti mi bilinmez ama en azından yapım ve oyuncular sevenlerine veda etme şansı buldu.

Peki, Sense8 nasıl bir dizi, ne anlatıyor?

Bilim-kurgu, gizem, aksiyon ve dramayı barındıran bunları adeta harmanlayan Sense8 bizlere daha önce hiç anlatılmamış, kurgulanmamış bir hikayeyi anlatıyor. Dizide sekiz farklı karakter, ülke, yaşama biçimi karşımıza çıkıyor. Birbirini hiç tanımayan bu sekiz farklı karakter zihinsel ve duyusal olarak birbirlerine bağlılar. Duyusal olarak kardeşler, hepsi sekiz Ağustos’ta bambaşka topraklarda bambaşka hayatlara gözlerini açmışlar. Duyusal olarak kardeş olan bu insanlara "homosensorium" deniliyor. Bu insanları duyusal olarak doğuran ve onlara anılarını, acılarını, neşelerini aktaran anne ve babaları oluyor. Küme küme halinde doğan senseatelerin her kümesi sekiz kişiden oluşuyor. Bu küme içerisinde olanların da acıları, neşeleri, kızgınlıkları yani her türlü duygu ve hisleri hissedebiliyorlar. Kendi kümelerindekiler haricinde başka senseate ile karşılaşır ve onunla göz teması kurarlarsa birbirlerini telepatik olarak ziyaret edebiliyorlar fakat kümelerindeki gibi duygu paylaşımı mümkün olmuyor. Her şey böyle güzel bol duygu paylaşımları içinde ilerlemiyor. Her hikayede olduğu gibi burada da bir düşmanımız, kötü tarafımız var. 

Dizinin ilk sezonunda sekiz farklı karakterimizin bu duyusal kardeş, küme durumuna alışmalarını izliyoruz. Hepsi için yeni olan bu durum hem zor hem de iyi oluyor. Hepsinin farklı özellikleri, becerileri ve karakterleri olduğu için birbirlerine yardım ediyorlar ve bir süre sonra bir bütün gibi oluyorlar. 

Yapım ve oyuncu kadrosuna yakından bakalım!

Dizi Wachowski kardeşlerin imzasını taşıyor. Kardeşler daha önce Matrix serisi, V for Vendatta ve Bulut Atlası gibi başarılı yapımlara imza atmış. Film sektöründen sonra dizi sektörüne Sense8 ile dahil oldular. Wachowski kardeşlerden sonra diziye J. Micheal Straczynski dahil oluyor. 

Sekiz farklı karakter dedik biraz da onları tanıyalım. Will (Brian J. Smith) Chicago’da yaşayan bir polis memuru... Will kendi kümesinde ilkleri yaşayan bir karakter. Daha küçük bir çocukken bir sensate ile karşılaşıyor. Kimse ona inanmıyor fakat o asla onu unutmuyor. Hatta o kayıp kız polis olmasındaki etken. Ben Will karakterini ve senaryoda ona yazılan lider özelliğini sevmedim. Lost’taki Jack konumuna düştü benim nazarımda. Her şeyi ben bilirim, benim sözüm daha önemli… Öyle sahneler geliyor ki herkes her şeyi hissedebildiği halde herkes Will’in ağzına bakıyor. Mesela kümede üç tane dövüş ustası varken sadece Will halledebilir oluyor. Ben Will sahnelerini çok severek izleyemedim o yüzden. 

Riley Blue (Tuppence Middleton), İzlanda asıllı fakat sonra Londra’ya taşınıyor. Babası müzisyen kendisi de ün yapmış bir Dj. Riley mizaç itibariyle depresif bir havada yaşıyor. İzlanda’da yaşadığı olaylar buna sevk etmiş. Will ile sevgili olduktan sonra o da biraz çekilmez bir hale geldi benim gözümde. Pasif halleri her şeyi beyim bilir tavırları beni bu karakterden de çok itti.

Meksika’nın başkenti Mexico City’de ise ülkesinde çok sevilen ve popüler olan oyuncu Lito (Miguel Angel Silvestre) karşımıza çıkıyor. Lito eşcinsel bir birey ve mesleği, ülkesinin şartları gereği bunu saklıyor. Hayat dolu, güleç çok sempatik bir karakter Lito. Lito’nun yanında çok sevdiği sevgilisi Fernando ve can dostu Dani ile daha da güçlenerek ülkesindeki baskılara karşı geliyor ve kimliğini saklamaktan vazgeçiyor. Lito ve Meksika’daki ekibi benim favorilerimden biri. Onların o eğlenceli halleri, umursamaz tavırları, depresyonları bile aşırı renkli ve eğlenceli. Meksika’ya ne zaman geçiş yapılsa resmen enerji fışkırıyor. 

Kenya’nın başkenti Nairobi’de ise Cahpeus karakteri karşımıza çıkıyor. Capheus’a ilk sezon Aml Ameen ikinci sezonda da Toby Onwumere hayat veriyor. Fakat karakterin enerjisiyle sanki Aml Ameen daha uygundu. Capheus kendi semtindeki su, güvenlik ve sağlık problemlerine ışık tutuyor. Annesi AIDS ve ilaç temini için sürdüğü “Van Damme” otobüsüyle hiç istemediği işlere bulaşıyor. Dövüşmeyi bilmese de Sun sayesinde memleketinde Van Damme olarak tanınıyor. Bu Van Damme rolü onun halk tarafından tanınmasına vesile oluyor ve bu durum ona yeni kapılar açıyor.

Güney Kore’nin Seul şehrinden yaşayan Sun (Doona Bae) yalnız büyüyen bir çocukluk ve devamında da yalnız bir hayat sürmüş. Babası ünlü bir iş adamı annesi ise daha o küçükken ölmüş. Babasından sevgi, destek görmeyen Sun şirkette ve Seul’da pek kimse tarafından bilinmiyor. Babası küçük oğluna daha fazla destek, sevgi göstermiş hatta şirketi sadece onunla paylaşmıştır. Sun küçükken dövüş sanatlarına gitse de babası cinsiyetinden dolayı yasakladığı için kimliğini gizleyerek dövüşe devam etmiş. Hatta Seul’un en iyi dövüşçüsü konumuna gelmiştir. Sun annesine verdiği söze karşılık ailesi için büyük bir fedakarlık yapar fakat sonuçları istediği gibi olmaz. Sun aşırı naif, kırılgan bir karakter. Dışarıya bunu göstermese de kırılgan ve sevgiye muhtaç yanını duyusallarıyla beraber biz de görüyoruz.

San Francisco’da yaşayan Nomi (Jamie Clayton) transseksüel bir blog yazarı ve hacker. Nomi transseksüel olduğu için ailesi tarafından kabul edilmemiş sadece kız kardeşi tarafından kabul edilmiş. Hayat arkadaşı Amanita ile güzel bir beraberlik yaşarken Onur Yürüyüşü’nde bayılır ve hastaneye yatar. Hastanedeki doktor ondaki farklılığı anlar ve küme için kaçış başlar. Nomi ve çevresindekiler Lito gibi eğlenceli duraklardan birisi. Hacker olduğu için dizide çok fazla yardımı dokunuyor. Yaşadığı zorluklar, dışlanma hissi, aile kavramı hepsini Nomi’de onun gözüyle dramatize edilmeden izliyoruz.

En çok sevdiğim ikiliyi sona bıraktım. Wolfgang ve Kala. Wolfgang (Max Riemelt) Almanya’nın başkenti Berlin’de yaşıyor. Wolfgang ailesinin nüfuzu ve mesleği itibariyle mafyaların içinde büyümüş. Soygun, insan öldürme onun için yeni şeyler değil. Babasından hiç sevgi görmemiş aksine şiddet görmüş. Hayatında sevdiği bir kadın, işi olmayan Wolfgang’in karşısına Kala çıkıyor. Başını döndüren bu kadınla telepatik yollarla hep konuşuyor, aşık oluyor. Berlin’deki bölge bölge oluşan krallıklar ve eski hesaplaşmalar Wolfgang’in bir türlü peşini bırakmıyor. Sun’dan sonraki en naif karakter kesinlikle Wolfgang. Gülüşü, hayatındaki tek dostu için yaptığı her şey, cesurluğu ve pek konuşmaması onu daha da sevmeme neden oldu. Onun sahnelerinde aynı onun gibi gülümsüyor, üzülüyorum.

Son olarak Kala (Tina Desai) Hindistan’ın Mumbai şehirinde yaşıyor. Bir ilaç firmasında kimyager olarak çalışan Kala Nomi gibi birçok kez yardıma başvurulan kişilerden birisi. İlaç firmasının sahibiyle evlenmek üzeredir fakat adama karşı derin bir aşk, sevgi hissetmiyor. Kararsızlıklar yaşarken nişan gecelerinde Wolfgang’i görür ve hissettiği şey bambaşka bir şeydir. Hiç bitmeyen telepatik sohbetleri, sarılmaları, öpüşmeleri Kala için çok farklı bir deneyimdir. İstemeye istemeye evlense de aklı hep Wolfgang’tedir. Bazı sahnelerde çok fazla kararsızlıkları olsa da kendisine kızılamıyor. 

İlk iki sezonda neler oldu?

İlk sezon boyunca duyusalların birbirlerine alışmalarını, deneyimlemelerini gördük. Tek eksiğimiz düşmanı tanımaktı. Belki senaryoda bilerek silik verildi bu detay ama çok fazla silikti bana kalırsa. Whispers olarak tanıdığımız düşman neden onları avlıyor, Jonas ve Angelica iyi mi kötü mü hiçbir şeyi anlamadık. Özellikle ilk iki-üç bölüm çok durağan ve sıkıcıydı. Bir saate yakın uzunlukları seyirciyi içine alamadığı için ilk bölümlerden diziyi bırakma ihtimali çok yüksek. Devam edince devamı geliyor fakat ilk bölümler de seyirciye hikayeyi anlatma, konuya açıklık getirme açısında önem taşıyor.

İkinci sezonda artık duyusallar tek bir bütün olmuşlardı. Birisinin yardıma mı ihtiyacı var hemen orda/ordalar. Herkesin becerileri, yetenekleri farklı olduğu için hiçbir zaman yardımsız kalmadılar. Düşmana dair daha fazla bilgi edinsek de yine son bölüm nedenleri öğrendik. Mesela son bölümlere doğru başka duyusalları gördük, fakat hiçbiri birbiriyle konuşmuyor herkes birbirine saldırıyor. Tamam, bir “Yamyam” var ortada herkes tetikte ama yine de en saf olan bizim kümemiz kartlarını açık oynasa da kimse onların yanında olmadı herkes kaçmayı daha iyi bir çözüm olarak gördü.

İki sezona genel bir bakış atarsak eleştirel bir bakış açısına sahip olduğunu görürüz. Ataerkil sistem, LGBTİ hakları, sağlık sorunları, adalet anlayışı, cinsiyetçilik, ekonomik eşitsizlikler, önyargı, homofobi gibi sosyal adaletsizliklere parmak basıyor. Bunu dramatize etmeden vermesi, gözümüze sokmaması başarılıydı. Dizi ilk sezonunda “eşcinsellik propagandası” yapıyor eleştirilerine maruz kalmış. Wachowski kardeşler de cinsiyet değiştirme operasyonu geçirdiğini dizinin kadrosunu araştırırken öğrendim. Dizide her bir karakter üzerinden baskılar, önyargılar kendi kültürleri üzerinden anlatılıyordu ve LGBTİ sahnelerde günümüzdeki tüm önyargılara cevap olacak şekilde yazılmıştı. Wachowski kardeşler eleştirilere kulak asmayarak ikinci sezonda da cüretkar sahnelere, eleştirel repliklere imza atarak “Biz Buradayız” mesajını verdi. 

Senseate’ler ne zaman bir araya gelse seyircilere muazzam bir görsel şölen sunuluyordu. Renkler o kadar canlıydı ki insanın içi açılıyordu. Şarkı seçimleri başarılıydı ve konuya, sahneye uygundu. Ama bir şarkı vardı ki eski bir parça olsa da dizi sayesinde tekrar popüler oldu. 4 Non Blondes’in What’s Up! şarkısı klip niteliğinde sahnelerle buluştu. Üçüncü sezon onay almaması mantıklı geldi bana çünkü bir 11 bölüm daha olsaydı fazla uzardı. 2 saatlik bir final her şeyi tadında bırakmıştır. Henüz finali izlemedim ama merak ediyorum. Hem nasıl bağlayacaklarını hem de Jonas, Angelica ve Whispers karakterleri üzerinde daha fazla duracaklarını umut ediyorum. 

Farklı bir konu, senaryo ve kurgu izlemek isterseniz Sense8 sizi bekliyor. Netflix’in çok daha başarılı dizileri var şüphesiz ki fakat Sense8 de izleme oranı yüksek bir dizi... Hala izlemediyseniz izlemenizi önerebiliriz.

Filtreleyelim mi?

Filtreleyelim mi?

E-bülten Kayıt